Instagram’da Arşivlemek Ne Demek?
Giriş: Etik, Epistemoloji ve Ontolojinin Işığında Dijital Kimlik
Bir insan, geçmişiyle yüzleşmek için en kolay yolu, sosyal medya hesaplarında gezinmekte bulur. Özel anlar, seyahatler, kutlamalar, kayıplar, başarılar… Her biri birer dijital iz, birer hafıza parçası olarak Instagram’ın arşivinde saklanır. Ancak, tüm bu anlar ne kadar gerçek? Bu dijital hafızanın bizimle ve etrafımızla olan ilişkisi nedir? Geçmişe dair bu kayıtlara ne kadar sahip çıkabiliriz, ya da aslında geçmişi kendimize nasıl arşivliyoruz?
Felsefi bir bakış açısıyla, sosyal medya kullanıcılarının bu gibi dijital arşivleme eylemleri, birden fazla sorgulama alanı açar. Etik, epistemoloji (bilgi kuramı) ve ontoloji (varlık felsefesi) perspektiflerinden bakıldığında, bu eylem üzerine düşündürücü sorular ortaya çıkar. Arşivlemek; hem bireysel bir hafıza oluşturmaktır hem de toplumsal anlamda bir kimlik inşa etme sürecidir. Fakat, bu sürecin ardında yatan etik ve ontolojik kaygılar, çoğu zaman görmezden gelinir.
Peki, dijital bir ortamda geçmişimizi ne kadar doğru ve dürüst bir şekilde saklıyoruz? Bu geçmişin doğruluğunu sorgulamak, felsefi bir gereklilik midir? Kişisel hafızayı, dijital bir platformda kontrol altına almak, kimlik inşasına ne gibi etkiler yapar? Bu yazıda, Instagram’daki arşivleme eylemi üzerinden, felsefi bir bakış açısıyla etik, epistemoloji ve ontolojiyi ele alacağız.
Etik Perspektiften Arşivleme
Etik, doğru ile yanlış arasındaki ayrımı anlamamıza yardımcı olur ve bu bağlamda arşivlemenin çeşitli etik boyutları vardır. Instagram’daki paylaşımlar, bireysel bir seçimdir ve bazen bu paylaşımlar toplumla etkileşim kurma amacı güderken, bazen de yalnızca kişisel bir arşivleme çabası olarak kalır. Ancak, arşivlemek sadece bireysel bir eylem değil; aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur da. Paylaştığımız içerikler, başkaları tarafından görülebilir. Yani, bir paylaşımdan arşivlemeye geçtiğimizde, bu eylem aynı zamanda bir tür “sosyal hafıza” inşa etmeye dönüşür.
Felsefi olarak, bu durum, “Arşivleme Etiği”ne dair önemli sorulara yol açar. Michel Foucault’nun bilgi ve iktidar ilişkisi üzerine düşüncelerini göz önünde bulundurduğumuzda, dijital arşivler de bir tür iktidar ilişkisinin aracı haline gelebilir. Kişi, geçmişini arşivlerken, aynı zamanda gelecekteki kimlik anlayışını da belirlemiş olur. Ancak, arşivleme işlemi, her zaman toplumsal denetim ve gözetime tabi olabilir. Bireysel özgürlük ile toplumsal sorumluluk arasındaki dengeyi kurmak, etik bir sorumluluktur.
Örneğin, Instagram’da geçmişi arşivlerken, kullanıcıların paylaşımlarını toplumsal izlenimlere göre şekillendirme eğilimleri etik bir sorun oluşturabilir. Bu paylaşımlar, bazen yalnızca kendimizi daha iyi göstermek için değil, aynı zamanda başkaları üzerinde izlenim bırakma amacıyla yapılır. Burada, kişisel kimliğin manipülasyonu ve etkileşim amacıyla gerçekleştirilen paylaşımlar, etik açıdan sorgulanmalıdır.
Epistemolojik Perspektiften Arşivleme
Epistemoloji, bilginin doğasını ve sınırlarını inceler. Dijital arşivler, bilgi üretimi ve bilgiyi saklama bağlamında epistemolojik sorunlar yaratır. İnsanlar, sosyal medyada paylaştıkları içeriklerle yalnızca anlık bir dilsel bilgi değil, aynı zamanda dijital bir hafıza yaratırlar. Bu dijital hafıza, bizim kim olduğumuzu, neler yaşadığımızı ve nasıl hissettiğimizi gösteren bir arşivdir. Ancak, dijital ortamda saklanan bu bilginin güvenilirliği, doğruluğu ve nesnelliği sorgulanabilir.
Sosyal medya ve dijital arşivler, epistemolojik açıdan, bir tür “görüntüsel hakikat” yaratma çabasıdır. Ancak, burada görünürlük ve gerçeklik arasındaki farklar dikkatlice ele alınmalıdır. Derrida’nın metinler arası okuma kavramına dayanarak, dijital arşivler de çok katmanlı, her zaman farklı bakış açıları ve yorumlarla şekillenen dinamik yapılardır. Arşivlenen bir fotoğraf, kişisel bir anı temsil etse de, aynı zamanda bir izlenim, bir anlatıdır. Bu anlatının gerçekliği ise her zaman tartışmalıdır.
Örneğin, bir kişinin Instagram paylaşımları, onun yalnızca bir yönünü gösterir; hayatının sadece bir anlık izlenimidir. Ancak, bu fotoğraflar da zamanla bilgiye dönüşebilir. Her ne kadar bu dijital materyaller gerçeği yansıtsa da, bu yansımanın keskin ve tekdüze olmayacağını unutmamalıyız.
Ontolojik Perspektiften Arşivleme
Ontoloji, varlık felsefesiyle ilgilenir ve gerçeklik ve varlık arasındaki ilişkiyi sorgular. Dijital arşivleme, bireysel bir kimlik yaratma çabasıyla doğrudan bağlantılıdır. Peki, bir insanın Instagram’da oluşturduğu dijital geçmişi, onun varlık alanının bir parçası mıdır? Bir kişinin arşivlediği paylaşımlar, onun kimliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelir mi?
Jean-Paul Sartre, varoluşçuluk çerçevesinde, insanın kendini özgür bir şekilde inşa ettiğini savunur. Bu perspektiften bakıldığında, Instagram’da arşivlemek, bireyin kendisini nasıl inşa ettiğini ve varlık anlayışını nasıl şekillendirdiğini gösterir. Ancak, dijital kimlik yalnızca seçimler ve gösterimler yoluyla var olur. Bu da gerçek kimlik ve dijital kimlik arasındaki farkı sorgular.
Bir kişi, bir zamanlar paylaştığı fotoğrafı arşivlediğinde, geçmişteki “gerçek benliği”yle ne kadar yüzleşmiş olur? Ontolojik açıdan bakıldığında, bu tür arşivleme eylemleri, kimliğin zamanla nasıl dönüşebileceğini, hatta kaybolabileceğini gösterir. Birey, dijital dünyada zamanla kendi varlık alanını inşa ederken, aynı zamanda onun gerçeklikten kopan bir halini de yaratabilir.
Sonuç: Dijital Kimliğin Sınırları ve Geleceği
Instagram’daki arşivleme eylemi, sadece bir dijital eylem değil, aynı zamanda etik, epistemolojik ve ontolojik bir sorgulama alanıdır. Bu arşivleme, bireyin kimlik inşasında önemli bir araç olabilirken, aynı zamanda toplumsal normlar ve izlenimler tarafından şekillendirilen bir yalan gerçeklik haline de gelebilir. Etik açıdan, bu dijital anların manipülasyonu ve doğruluğu sorgulanabilir. Epistemolojik olarak, arşivlenen bilgi her zaman doğruluğa ve güvenilirliğe dayalı olmayabilir. Ontolojik bakış açısındansa, dijital kimlik, bireyin varlık anlayışını biçimlendirir ancak bu süreç aynı zamanda kimliğin kaybolmasına da yol açabilir.
Sonuçta, Instagram’da arşivlemek, geçmişi geleceğe taşımak değil, geçmişi farklı bir biçimde şekillendirerek, kimliği yeniden inşa etme çabasıdır. Arşivlerin, kişisel hafızanın dijitalleşmiş bir yansıması olduğunu unutmamak gerekir. Peki, bu dijital arşivlerde sakladığımız anılar, gerçekten bizim midir? Gerçekliğin kendisi, dijital medyada ne kadar kalıcı olabilir? Bu sorular, sadece Instagram gibi platformlarda değil, tüm dijital dünyanın geleceğini şekillendirecek felsefi sorgulamalardır.