İçeriğe geç

Eski yöresel çocuk oyunları nelerdir ?

Eski Yöresel Çocuk Oyunları: Kayseri’de Bir Çocukluk Anısı

Kayseri’nin dar sokaklarında koşarken, çocukluğumda bir şeylerin farkına varmamıştım. Çocuk oyunları, zamanla anılara karıştı ve yerini modern teknolojilere bıraktı. Ama her bir oyunda, o eski günlerin izlerini görmek mümkün. Her ne kadar o günlerin tadını tam olarak alamasam da, oynamanın verdiği neşeyi ve oynamanın güzelliğini unutmamak mümkün değil.

O günleri hatırlıyorum; annemin terlikleriyle, babamın eski çizmeleriyle oynadığımız oyunların yerini teknoloji almadı hiç. O zamanlar cep telefonları yoktu, oyunlar ise sokakta, arka bahçelerde, mahallede oynanırdı. Kiminin amacı eğlenmekti, kiminin ise yalnızca vakit geçirmekte… Ama her birinin bir hikâyesi vardı ve ben o hikâyelere her zaman dalıp gitmişimdir.

Mahalle Arasında Bir Gün

Kayseri’nin sıcak yaz günlerinde, sabahın ilk ışıkları düşerken, mahallede çocuklar birer birer sokağa çıkmaya başlardı. Oyunları başlatmak için en iyi zaman buydu çünkü öğleye doğru hava iyice bunaltıcı olurdu. Ah, o eski günler! Bir çocuk için tek hedef, en iyi oyun alanını bulmaktı ve bunun için de bir araya gelmek gerekiyordu. En sevdiğim oyunlardan biri “Yağ satarım, balla satarım” idi. Çocuklar bu oyunda hayal güçlerini serbest bırakır, birbirlerine çeşitli nesneler satarlardı. Birçok şeyi denemiştik; taşları, çakıl taşlarını, eski oyuncakları, hatta evdeki eski kitapları… Neydi bizim o zamanki mutluluğumuz? Belki de her şeyin “oyun” olduğunu fark etmemizdi.

O oyunda, kurallar basitti. Herkes sırayla söz alır, kendine bir ürün seçer ve satmaya çalışırdı. En eğlenceli anlar, “yağ satarım, balla satarım” diyen çocukların birbirlerine “yok yok, bende var!” demeleriyle yaşanırdı. Ben genelde en büyük taşları satmayı tercih ederdim çünkü taşların gerçekten de “değerli” olduğunu düşünürdüm. Oysa gerçek değer; oyun oynarken ne kadar eğlendiğimizdi.

Koşarak Yorgun Düştüğümüz Günler

Bir diğer oyun ise “İp Atlama”ydı. Çocukken iple oynamayı çok severdim, özellikle sabahları, nehir kenarında ya da bağda… Hem egzersiz yapıyor hem de vakit geçirmiş oluyorduk. Bir gün, annem bana büyükçe bir ip aldı. Ama öyle sıradan bir ip değildi, annem bana, “Bunu özenle seçtim, kızım, sağlam olur, sen de çok iyi oynarsın” demişti. O an bana o kadar değerli gelmişti ki! İpi almak için sabırsızlanıyordum.

Bir sabah, ipi alıp, mahalledeki çocuklarla buluştum. “Bir, iki, üç…” diye saymaya başladık, hep birlikte! Her birimizin yaptığı hareketler bir melodiydi. Bir an için tüm dünya durmuş gibiydi, yalnızca o an vardı. Koşarak ipi atlamaya çalıştığımda, yere düşüp dizimi incittiğimi hatırlıyorum. Ama hiç umursamamıştım. Hadi gel, bir kez daha deneyelim diyerek hep birlikte gülüp eğleniyorduk. O gün, ip atlamaktan dolayı yorgun düşmüş olsam da, gözlerimdeki mutluluğu kimse görmemişti. Her bir oyun, bir içsel huzur getiriyordu.

Yağmurlu Gecede Sokak Lambası ve Saklambaç

Geceleri, kaybolan zamanlarda, sokak lambalarının sarı ışıkları altındaki sessizlik beni her zaman büyülerdi. Geceleri oynadığımız en favori oyunlardan biri ise Saklambaç’tı. Zaman zaman, o saklambaç oyunlarında yalnızca kendimizi gizlemekle kalmaz, aynı zamanda içsel bir keşif yapardık. Gerçekten ne kadar güçlüydük? Birini bulmak için sokak sokak koşturup onlara “yakalandım!” demek, bir çocuk için ne büyük bir zaferdi. O anlar, bir ömre bedeldi.

Hani bazen, yağmur yağar ve her şey silinir ya… İşte o zamanlar, evlerin pencerelerinin ışıkları altında, basınçlı sokak lambalarının altında çocukların sesleri duyulurdu. Yağmurda, bütün o eski çocuk oyunları yeniden hayat bulurdu. Her birimiz, kaybolduğumuz yerlerden yeniden çıkıp birbirimizi bulmak için koşardık. Bir yerleri bulmanın verdiği heyecan, insanı adeta tutkulu bir şekilde yorar, ama her oyun sonrası kalbinizde bir rahatlama olurdu.

Bir Yöntem, Bir Anı

Birçok yöresel çocuk oyunları gibi “Dokuz Taş” da, bizlerin en sevdiği oyunlardan biriydi. Çocukken bir yere oturup, “dokuz taş” oyununu oynarken, annemin anlattığı eski anıları hep dinlerdim. Kayseri’nin sokaklarında taşlardan kurulmuş bir oyun alanı hayal etmek, insanın içini rahatlatıyordu. Hepimiz sırayla taşları yere yerleştirir, bu taşları toprağa kazandırmaya çalışırken de birbirimize sırayla top fırlatırdık. O taşlar bazen bir çocukluk hatırası, bazen de bir öykü olurdu. Yaşadığımız her anı da taşlarla kaydetmiş olurduk.

Hayal Kırıklığı ve Umut

Zaman ilerledikçe, bu eski çocuk oyunlarının yavaş yavaş kaybolduğunu fark ettim. O eski neşeli zamanlar yerini, teknolojik dünyanın soğuk ve yapay eğlencelerine bıraktı. Çocuklar, sokaklarda koşmak yerine ekranlara bakmaya başladılar. Bir zamanlar mahallede herkesin bir araya geldiği, oyun oynadığı o büyülü günler artık geride kaldı. Ama bu kaybolan neşeyi, ne kadar istersem isteyeyim geri getiremiyorum. Fakat, oyun oynamanın verdiği o içsel huzur hala bende. Kayseri’nin sokaklarında yaşadığım her anı, her oyunu, her duyguyu bir kenara not ettim. Belki de gerçek zafer, oyunun bitmesi değil, o anın içindeki mutluluğun kaybolmamasıydı.

Bugün çocuklar artık oynamıyor, ya da belki de farklı bir şekilde oynuyorlar, ama bir gün, belki bir başka zamanda, eski oyunları hatırlayacaklar. O zaman, belki de kaybolan çocukluk oyunları, bir başka neslin anılarına karışacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

şişli escort deneme bonusu veren siteler 2025
Sitemap
betexper yeni giriş